where to go in bodrum
HAKKIMIZDA BODRUMDA NEREYE GİDİLİR BODRUM OTELLERİ BODRUM MÜZESİ DERGİLERİMİZE REKLAM VERİN İLETİŞİM ANA SAYFA
Bodrumlife Sayı 03 Mayıs 2004 Tüm Yazı ve Haberler
Bodrum ileriye mi gidiyor ? Geriye mi ?
Ressam Saliç ve Ali Koçak'ın köy evinde renklerle buluşma ..
Onlar Müziğimize Dört Elle Sarılanlar.. Ayşe Yazgan Batıgün - Nejat Batıgün
Herodot'un Hazineleri Halikarnas'ın Hizmetine Hazır
Anemonlar 'Manisa Laleleri'
Bodrum'un orta yerinde, herkesin tanıdığı, elinden her iş gelen bir alem adam, Dalavera Memet...
Yeni Dönem Belediye Başkanlarından Beklentilerimiz
Yıldız Kenter şžükran Güngör 'Vazgeçilmez Bodrum Tutkuları'
İşte İlhan Berk
Bodrum ve Üçüncü Yaş Üniversiteleri
Yıldız Kenter şžükran Güngör 'Vazgeçilmez Bodrum Tutkuları'


Bu Yazı Bodrumlife Sayı 03 Mayıs 2004 tarihli dergide yayınlanmıştır.

İşte sizlere Bodrum'u, belki de Bodrumlulardan daha çok seven ve bu sevgiyi,
“Ölünce beni Bodrum'a gömün” diyecek kadar açık seçik ortaya koyan ve ne yazık ki, birinin; o çok değerli ve eşi az bulunur sevgili dostum şžükran Güngör'ün bu dileğini, çok kısa bir süre önce tarifsiz acılar içinde gerçekleştirmek zorunluluğunda kalmış olduğumuz bir sanatçı çiftin; yani Yıldız Kenter ve şžükran Güngör çiftinin, hemen hemen tümünü sanata adamış oldukları yaşam öyküleri arasına bir-iki küçük anı da sıkıştırarak onları siz değerli dostlarıma kendi açımdan aktarmaya çalışmak istiyorum.

 

Onların birbirlerine olan yakınlıkları ve bir süre sonra evlilikle sonuçlanan ve şöyle-böyle kırk-kırk beş yıl süren birliktelikleri, 1950'li yılların sonlarına doğru; tiyatro kulislerinde sık sık gerçekleşen, oldukça ciddi bir çatışma ve tartışma ile başladı. O yıllarda Yıldız Kenter artık Ankara Devlet Tiyatrosu'nun kıdemli sanatçılarından biri. Kolay değil, 1948 yılında Devlet Konservatuarı'ndan mezun olunca; Ankara Devlet Tiyatrosu'nda Shakespeare'in “On İkinci Gece” adını taşıyan oyunu ile sahneye ilk adımını atışının üzerinden uzun yıllar geçmiş. Bu nedenle rol aldığı önemli oyunların yanı sıra zaman zaman bazı oyunların sahneye koyulma görevi de ona veriliyor.

 

şžükran Güngör ise; tiyatro eğitimi görmüş olmamasına rağmen büyük bir şevk ve istekle, adeta kaderini zorlayarak; Yapı Kredi Bankası'nın her şeyi olan Kâzım Taşkent'in maddi ve manevi desteği ile ve tabii Türk tiyatrosunun duayeni ve büyük ustası Muhsin Ertuğrul'u başına getirerek kurmuş olduğu “Küçük Sahne Tiyatrosu”nda 1951 yılında, “Fareler ve İnsanlar” oyunundaki George rolüyle sahneye ilk adımını atmış. Lakin kısa bir süre içinde hem tiyatroya olan sevgisi ve bağlılığı hem de üstün yeteneği ile kendini sevdirip saydırmayı bilmiş ve hemen her oyunda üstlendiği rollerin altından başarıyla kalkarak Muhsin hocanın gözüne girmiş ve Küçük Sahne'nin en iyi sanatçılarından biri olarak sevilen sayılan bir oyuncu olmuş.

 

Ne yazık ki; Muhsin Ertuğrul, Ankara'dan ayrılışından bu yana geçen yaklaşık dört yıl içinde İstanbul'daki çalışmalarıyla, bir özel tiyatronun da başarıdan başarıya koşabileceğini kanıtlamaya çalışırken, bir bakıma yerinde saymakta olan Devlet Tiyatrosu'na geri dönmesi ve tekrar eski görevini üstlenmesi tazyiki altında bunalınca bu daveti kabul eder ve “Küçük Sahne”den ayrılarak Ankara'ya döner. Kuşkusuz Sayın Ertuğrul 1947'de Devlet Tiyatrolarının öncüsü sayılan “Ankara Devlet Konservatuarı Tatbikat Sahnesi” nin başında iki yıl görev yaptıktan sonra yeni kurulan Devlet Tiyatro ve Operası'nın Genel Yönetmeni olarak çalıştığı yıllar içinde gösterdiği büyük başarıların unutulmamış olmasıyla, tekrar ve ısrarla Devlet Tiyatrosu'ndaki görevine geri dönmesi için yapılan tazyik dolayısıyla mutludur ama “Küçük Sahne” ne olacaktır?

 

Başladığı işi bırakmak niyetinde olmayan Sayın Taşkent tiyatronun perdelerini açık tutmak kararındadır. Ve gerçekten çok hem de çok yetenekli sanatçıların bulunduğu tiyatroyu sürdürmek için bu konuyu sanatçılara emanet etmeye karar verir. Ama çok kısa bir süre içinde tiyatronun yönetiminde önemli rol almak isteyen, daha doğrusu yönetimi eline geçirmek isteyen sanatçılar arasında bir çekişmedir başlar. O yıllarda Levazım Okulu'nda askerliğini yapmakta olan, sessiz, sakin ve çok uyumlu yapısıyla sevilen şžükran Güngör bir hayli huzursuzdur. Derken Muhsin hoca onu Ankara Devlet Tiyatrosu'na davet eder. Küçük Sahne'de yaşanan büyük huzursuzluğun da etkisiyle şžükran hemen Ankara'ya gider ve Muhsin beye: “Hocam ben konservatuar mezunu değilim, buradaki sanatçı arkadaşlarım beni aralarına nasıl kabul ederler?” diye yakınırsa da Muhsin Hoca: “Sen endişe etme, sabırlı ol ve gerisini bana bırak” diye yanıt verir. şžükran artık bir Devlet Tiyatrosu sanatçısıdır ama, oldukça uzun bir süre asılan oyun listelerinin hiçbirinde adını görememenin acısı ile yüreği buram buram burkulmaktadır.

 

Nihayet oldukça uzun bir süre büyük bir sabır ve ümitle bekledikten sonra bir gün Yıldız Kenter'in yöneteceği “Öfke” oyununun rol dağıtımında adını görmenin sevincini yaşarken; başlayan provalarda, hemen ilk günlerden itibaren büyük bir hayal kırıklığı ile sarsılır. Çok ama gerçekten çok titiz bir sanatçı olan ve yönetiminde ortaya çıkacak oyundaki hemen her rolün hakkını verebilmek için çırpınan Yıldız Kenter'in kendisini sık sık yönlendirmeye kalkışı ve bu davranışı biraz da sert bir şekilde ortaya koyuşu ona çok ağır gelir ve tiyatrodan istifa ederek tekrar İstanbul'a dönmeye karar verir. Bu kararını telefon ederek Yıldız hanıma bildirir. Ertesi gün yaptıkları uzun konuşma bir hayli sert ve belki de biraz kırıcı bir tartışma içinde geçerse de sonunda anlaşırlar ve şžükran, özellikle de Yıldız hanımın ısrarı ile görevini sürdürmeye karar verir.

 

İşte böyle bir tartışma ile başlayan ve neredeyse kopma noktasına gelmek üzere olan iş arkadaşlığı giderek önce sıkı bir dostluğa dönüşür ve bir süre sonra, sanıyorum 1964 yılında evlilikle noktalanır ve sahne arkadaşlığı hayat arkadaşlığı ile birlikte sürmeye başlar.

 

Ben sevdiğim ve gelecek yıllarda kendileriyle dostluğumun sürdüğü arkadaşlarımı ilk kez ne zaman ve nerede görmüş olduğumu hemen hatırlarım. Bu bana büyük bir mutluluk verir. Neden bilmiyorum şžükran Güngör'ü çok sevdiğim “Fareler ve İnsanlar” oyunundaki rolüyle değil de; “Godot'yu Beklerken”de oynadığı Estragon ile hatırlıyorum. Sanki onu sahnede ilk kez o oyunda görmüş gibiyim. O yıllarda daha Gazetecilik Enstitüsü'nde öğrenciyim, gazeteciliğe başlamış değilim. Ama tiyatro sevgisi eşimle birlikte yüreğimizi yakmayı sürdürüyor. Bir akşamüzeri Galatasaray'dan Taksime doğru sağ kaldırımı izleyerek biraz da avare avare yürürken Atlas sinemasının kapısında Küçük Sahne'nin vitrininde ve kısa bir süre önce Samuel Becket ve Godo hakkında okuduğum ve çok ilgimi çekmiş bulunan bir yazı daha hafızamda tazeliğini korurken “Godot'yu Beklerken” oyununun sahnelenmeye başladığını görmek beni çok etkiledi. Matinenin başlamasına on-on beş dakika vardı. Hemen biletimi alıp tiyatroya girdim ve oyunu izledim. Oyunun belki de ikinci ya da üçüncü temsili olmalıydı. Tiyatroda o saatte ancak yirmi beş-otuz seyirci vardı. Fakat oyun inanılmaz derecede güzeldi. Eve döner dönmez eşime hazır olmasını ve yarın değilse öbür gün kendisini, çok seveceği bir oyuna götüreceğimi söyledim ve gerçekten de iki ya da üç gün sonra Godot'yu bir kez daha, bu kez eşimle birlikte, izleme şansım oldu. Ve o olağanüstü oyun dokuz temsil sonra maalesef sakıncalı görülerek kaldırıldı. İnanılmaz bir şeydi ama, bizim bu güzel ülkemiz hemen her zaman böylesine “inanılmaz olaylar” için hazır olmalıydı.

 

Türk insanı her zaman benzeri birtakım sürprizlere hazır olmalıdır. Yıllar sonra Ankara Sanat Tiyatrosu'nu kurduğumuz zaman, ilk oyunumuz olarak sanat yöneticimiz Asaf Çiyiltepe'nin “Godot'yu Beklerken”i seçmiş olduğunu görmek beni hem çok şaşırtmış hem de duygulandırmıştı. Nitekim bu güzel oyunla perdelerini açmış bulunan AST tam kırk yıldır, hemen her oyunuyla tiyatro sevgisini daha da geniş kitlelere yayarak çalışmalarını sürdürmektedir.

 

Yıldız'ı ise ilk kez Ankara'da Büyük Tiyatro'da “Çöl Faresi” oyununda izlemiş ve hayran olmuştum. Çok genç fakat çok yetenekli bir sanatçı ve muhteşem bir performansla karşı karşıya olduğumu görmek beni çok mutlu etmişti. Yıldız'ın ondan sonra seyretmiş olduğum tüm oyunlarında; oyunun türü ne olursa olsun her zaman, ama gerçekten her zaman aynı başarıyı, her geçen yıl üstüne bir şeyler koymuş olarak, göstermiş olduğunu izlemekmek beni hiçbir zaman şaşırtmamış ve daima mutlu etmiştir.

 

Yıldız Kenter kuşkusuz Türk tiyatrosunun yetiştirmiş olduğu en büyük sanatçılardan biridir. Öylesine bir sanatçı ki; önceleri kendisine verilmiş olan her rolü, daha sonraki yıllarda ise kuşkusuz kendi seçerek üstlenmiş bulunduğu rolleri her zaman büyük bir başarıyla gerçekleştirmiş, sahneye koyduğu oyunlarda da aynı başarıyı defalarca yinelemiş ve Türk tiyatro seyircisinin gönlünde taht kurmuş ve o tahtı elli beş yıldır korumayı bilmiş bir sanatçıdır. O aslında dünya tiyatro sahnelerinin de en büyük sanatçılarından biridir. Sayıları pek fazla olmasa da yabancı tiyatro eleştirmenlerinden aldığı kritikler ve ödüller bunu kanıtlamak için yeterlidir.

 

şžükran Güngör ise, uzun yıllar Müşfik Kenter gibi bir büyük sanatçı ile aynı sahneyi ve bazı rolleri paylaşmak durumunda kalmış olmasına rağmen; üstlendiği her rolün altından kalkmayı bilmiş bir büyük tiyatro emekçisi olmuş ve ikinci, hatta zaman zaman üçüncü sıradaki rolleri ilk sıraya yükseltmeyi başarmıştır.

 

Yıldız Kenter, yoksul ve kalabalık bir ailenin en küçük çocuğu olarak çok zor bir çocukluk dönemi sonrası; aslında balerin olma sevdası taşırken Konservatuarda bu bölümün olmayışı yüzünden tiyatro dalına girmiş. Konservatuar yılları için: “Hayatımın en mutlu yılları olarak hatırlıyorum” diyen Yıldız ayrıca rahat bir çalışma ortamı bulduğu için çok kısa zamanda sınıfının en iyi öğrencisi olmayı başarmış ve konservatuarda ilk “sınıf atlatılan öğrenci” olma ayrıcalığını da elde etmiş. Parlak öğrencilik dönemini, daha mezun olur olmaz katılmış olduğu “On İkinci Gece” ile başlayan parlak bir tiyatro yaşamı izlemiş tam elli beş yıldır o sahnelerde adı gibi bir yıldız olarak parlamakta...

 

“Yaşamak benim için çalışmaktı, küçücük yaşlardan başlayan. Yaşamak savaşmaktı. Savaşın güzelini tiyatroda keşfettim. Düşmeler, kalkmalar... İşte yıllar böyle geçti...” diyor sevgili Yıldız.

 

Muhsin beyin hiç de hak etmediği bir davranışla karşılaşarak, Demokrat Parti hükümetinin gemi azıya almış olduğu yıllar içinde Devlet Tiyatrosundan uzaklaştırılışı ve tiyatroda meydana gelen birtakım tatsız olaylar üzerine iki kardeş, Yıldız ve Müşfik Kenter Devlet Tiyatrosu'ndan ayrılarak 1959 yılında İstanbul'a gelirler ve bir dostlarının evinde misafir kaldıkları sırada “Salıncakta İki Kişi”yi hazırlayarak Karaca Tiyatro'da sahnelerler. Kuşkusuz Muhsin hoca her zaman olduğu gibi yine onların yanındadır.

 

İhtilal ve sonrası çok sıkıntılı günlerdir. Hatta aylar ve yıllar da diyebiliriz. Tiyatrolar kapanmıştır. Devlet tiyatrosu onları geri gelmeleri için davet eder ama reddederler ve kendi tiyatrolarını kurarlar. Bir başka büyük ve genç tiyatro adamı Haldun Dormen hemen yanlarındadır. İki tiyatro topluluğu Ses Tiyatrosunun sahnesini paylaşırlar. Kent Oyuncuları Saat Altı matinelerinde Dormen de suarelerde oynamaktadır oyunlarını. Tam altı yıl birlikte çalışırlar ve sonra Kent Oyuncuları Harbiye'de kendi salonlarını yapar ve oraya geçerler. Kuşkusuz bu işler hiç de kolay gerçekleşmiş değildir ama, hani bir söz vardır “azmin elinden bir şey kurtulmaz” der. İşte öyle. Üstelik onlar artık iki kardeş yalnız değillerdir. şžimdi şžükran Güngör de ailenin bir ferdi olarak yanlarındadır.

 

Ve savaşım bütün hızıyla sürmektedir. Zaten tiyatro demek başlı başına bir savaş demektir. Bunu baştan kabul etmiş iseniz savaşı kazanmanız olasıdır. Aksi halde hiç zahmet etmeyin. Sonu hüsran ile bitecektir. Onlar azimli ve kararlı savaşçılardır. Ve 1960'lı yılların hemen başlarında kurulmuş bulunan Kent Oyuncuları, kırk küsur yıldır sürdürmekte oldukları bu savaşta yenik düşmüş olmayışın mutluluğunu yaşamaktadırlar. Ne yazık ki; sevgili şžükran'ı kaybetmiş olarak...

 

Sevgili Yıldız Kenter'in repertuarı çok zengin. Bu yıllar içinde yurt dışında ve içinde yüzden fazla oyunda oynamış ve hemen hemen bir o kadar da oyun sahnelemiş. Aldığı ödüllerin sayısı bir hayli çok. Bunlar arasında en önemli olanı; göstermiş olduğu başarılar dolayısıyla İtalyan hükümeti tarafından dünyadaki en başarılı yedi kadından birine verilen “Adelaide Kristori Nişanı”.

İstanbul Uluslar arası Festivali “Onur Ödülü” (1997).

Ankara Sanat Kurumu “Yılın Sanatçısı Ödülü” (1998).

“Muhsin Ertuğrul Onur Ödülü”.

“Cumhurbaşkanlığı Büyük Kültür ve Sanat Ödülü”

 

Yıldız Kenter ayrıca çevirmiş olduğu filmlerle de üç kez “Altın Portakal Ödülü”nü, Bastia Film Festivali”nde “Hanım”daki rolüyle de “En iyi kadın oyuncu ödülü”nü almıştır.

 

Benim değerli dostum şžükran Güngör Çine'li orta halli bir ailenin çocuğu. Daha ilkokul sıralarındayken tiyatroya heves ediyor. Ara sıra gelen çadır tiyatroları ilk izlediği tiyatro topluluklarıdır. Ortaokulda halkevleri için yazılmış küçük tek perdelik oyunlar hazırlıyorlar ve civar köylerde oynuyorlar. Ellerinden tutan ise o yıllarda Çine'de CHP ilçe başkanı olan ve gelecek yıllarda Demokrat Parti'nin İç İşleri Bakanı olarak ünlenecek Namık Gedik'tir. şžükran liseye Denizli'de başlıyor ve İstanbul'da parasız yatılı okuyarak tamamlıyor. Konservatuara girmek için kendince hazırlık yapmakta ve yaz aylarında Çine'de Abdülhak Hamid'in “Tarık bin Ziyad” oyununu çalışırken babasına yakalanınca bu hayallere de veda etmek gerekiyor. Ve babasının ısrarı üzerine İstanbul Hukuk Fakültesi'ne giriyor. İkinci sınıfta, babasının aylık elli-altmış lira olan yardımı kesilince Ferdi Tayfur'un yardımıyla dublajlarda çalışmaya başlıyor. En azından kirasını ödeyebilmekte ve en zorunlu gereksinimlerini karşılayabilmektedir. Bir film için başvuruyor. Küçük bir rol veriyorlar. Sonunda eline verdikleri zarfın içinden çıkan miktar sadece 25 liradır.

 

Muhsin hoca'nın İstanbul'da tiyatro kuracağı söylentileri üzerine onun peşine düşüyor ve bir gün kendisini evinde yakalamayı başarıyor. Hoca bu azimli delikanlıyı seviyor olmalı ki; bir yıl kalmış olan üniversite eğitimini bırakmamak koşuluyla onu Küçük Sahne'ye alıyor ve işte böylece şžükran Güngör gerçek tiyatroya ilk adımını atmış oluyor. Atış o atış. 1951 yılında “Fareler ve İnsanlar”la başlayan tiyatro macerası; sayılarını kendisinin bile unutmuş olduğu ve hepsi birbirinden nefis oyunlarla, o güzel insan ve o eşi az bulunur dostun yaşama gözlerini yummuş olduğu iki bin iki yılının sonbahar aylarına kadar aralıksız olarak sürüyor.

 

Bu arada bir küçük anı: Yıl 1984. İzmir Yeni Asır gazetesi için “Sanat ve Edebiyat Geceleri” adıyla bir gösteri hazırlamak istiyorum. Gazete bu öneriyi büyük bir mutlulukla kabul ediyor ve ben çalışmaya başlıyorum. Kültür Merkezi'nde düzenleyeceğimiz ilk gecenin konuklarını Yıldız Kenter ve şžükran Güngör ikilisi ile yazar Salâh Birsel olarak düşünüyorum ve randevu alarak İstanbul'a gidip tiyatroda onları ziyaret ediyorum. Düşüncelerimi aktarıyor, önerimi sunuyor ve kabul etmelerini rica ediyorum. Yıldız nedense biraz mütereddit. Bunu hisseder etmez şžükran derhal ve büyük bir kesinlikle şöyle diyor: “Bugüne kadar her zaman yanımızda olan sevgili Bülent Akkurt'un talebi bizim için rica değil üzerinde tartışmaya gerek olmayan güzel bir öneridir. Geliyoruz.” Ve, gösterinin sunulacağı gün eşimle birlikte onları hava alanında karşılıyoruz. O gece Kültür Merkezi'nin yedi yüz elli kişilik salonunda sanırım bin civarında sanat-sever var. Dışarıda kalıp giremeyenler hariç... Muhteşem bir gösteri sunuyoruz. Hepimiz çok mutluyuz.

 

Hiç şüphe yoktur ki; Yıldız Kenter ve şžükran Güngör Türk tiyatrosunun en başarılı ve en değerli sanatçılarıdır. Ama gerek ülkemizde gerek dünyada yetişen pek çok sanatçının kendi alanında büyük başarılara imza atmış olduğunu da hiç kimse yadsıyamaz. Ama benim bu iki değerli dostumu, daha da değerli kılan ve onları pek çok sanatçıdan ayıran başka bir şeylerin varolduğunu söylemek isterim... Bunu hiçbir zaman göz ardı edemem. Bu özellikleri, onların, bu kolay kolay ulaşılmaz sanatçılıklarının da üstünde yer almaktadır. Her ikisinin de birbirinden asla aşağı kalmayan zarafetleri, sevgi ve saygı dolu davranışları ve en önemlisi tevazularıyla örnek birer insan oluşları benim için her zaman onları yücelten ve değerli sanat yaşamlarına daha büyük değerler katan bir öğe olmuştur.

 

Sevgili şžükran'ı geçen yıl ebedi aleme yolcu ettik. O şimdi Turgut Reis kabristanında ebedi uykusunu uyuyor. Onu sevgi ve saygı ile bir kez daha anar ve aziz hatırası önünde eğilirken tek dileğim; ulu Tanrı'nın Yıldız kardeşimin üzerinden koruyucu elini çekmemesi ve sağlık sıhhat içinde Türk tiyatro sahnelerini ve tiyatro izleyicilerini aydınlatmayı sürdürmesine yardım etmesidir...

 


Bu konu 1182 kez izlenmiştir