where to go in bodrum
HAKKIMIZDA BODRUMDA NEREYE GİDİLİR BODRUM OTELLERİ BODRUM MÜZESİ DERGİLERİMİZE REKLAM VERİN İLETİŞİM ANA SAYFA
Bodrumlife Sayı 11 Eylül 2007 Tüm Yazı ve Haberler
Kendini suyun akışına bırakmak... Ertem İnözü ile bir söyleşi
Bodrum'dan Al Di Meola geçti...
Beşpınar, Kırkpınar'a karşı...
Üç Denize Yelken Seyrinden Seçmeler
Sarı yaz günlerinde denizin tadını çıkaranlara:
Popüler kültürün ve eğlencenin birinci adresi Bodrum
Bodrum'un iki Artemisia'sı: Biri savaşçı, diğeri Ç¢şık..
Ayşegül tatildeâ?¦
Üç Denize Yelken Seyrinden Seçmeler

Yazar: Tony Marciniec
Bu Yazı Bodrumlife Sayı 11 Eylül 2007 tarihli dergide yayınlanmıştır.

Bilinen bir olgu var ki, yaşadığımız yörenin –yani ”memleketin”- artı ve eksileri ancak başka diyarlara gittiğimizde ve oradakilerle karşılaştırılınca daha iyi anlaşılır. Hemen bu yaz başında Bodrum'dan Hırvatistan'ın Split limanına kadar katıldığım bir yelken seferinde işte böyle bir karşılaştırma fırsatı yakaladım ve dönünce, hemen sıcağı sıcağına bazı gözlemlerimi sizlerle paylaşmak istedim.

 

Komşu Sularda

 

Ünlü Yunalı matematikçi Pisagor'un (Pitagoras) doğum yeri olan Samos adasının Pitagorion limanında Yunanistan'a giriş formalitelerini yapıyoruz.. Burada konuşulan dil ve dalgalanan bayrak hariç, insanların davranışlarındaki sıcaklık ve yakınlık Türkiye'nin Ege kıyılarını o kadar çok andırıyor ki, kendimizi hiç yabancı hissetmiyoruz. Samos'tan rotamızı Mikonos adasına doğru çiziyoruz, ancak birkaç saat yol aldıktan sonra hava patlıyor ve bir koya sığınıyoruz. Fırtına gece boyunca dinmeden devam ederken teknemiz demir tarıyor, uykusuz bir gece geçiriyoruz. Buna benzer birkaç macera daha atlattıktan sonra şu meşhur Mikonos adasına varıyoruz.

 

Turistleri mıknatıs gibi çeken bu ada ve aynı adı taşıyan liman şehri gerçekten çok şirin. Pırıl pırıl parlayan beyaz ve mavi renkler tertemiz daracık sokakları aydınlatıyor, her yere neşeli bir hava veriyor. İlgimi çeken diğer bir olgu, sayısız resim için fon olarak kullanılan yel değirmenleri. Kullanım dışı olan ancak beyaza boyanmış ve çalışır gibi duran bu değirmenler sanki Mikonos'un simgesi haline gelmiş, kartpostalların ve takvimlerin başlıca görüntülerini oluşturuyor. Aklıma hemen Bodrum'da Haremten burnu tepesinde terkedilmiş harabe gibi duran, etrafı çöplük haline gelmiş değirmenler geliyor. Ayrıca, geçenlerde restorasyonu yapılan Yalıkavak sahilindeki değirmenin buğday öğütmek için kullanılacağı ve elde edilen undan ekmek yapılacağına dair söylenen sözlere karşın onun bugünkü durağan hali beni gerçekten rahatsız ediyor ve üzüyor. Sezonun daha çok başında olmamıza rağmen Mikonos turist kaynıyor. Gemi, uçak ve feribotlarla gelen ziyaretçiler akın akın kafeleri, lokantaları dolduruyor, kaliteli turistik eşya satan dükkânlara da iyi gelir getiriyor. Ve hiçbir yerde hanutçuların turistlere ısrarlı asılmalarını görmüyor, duymuyorum. Darısı başımıza…

 

Mikonos'ta daha fazla kalmak ister insan ama önümüzde daha epeyce yol olduğundan istemeyerek Siros adasına doğru demir alıyoruz. Az turist çeken Siros sakin bir ada. Genç nüfus Atina'ya göçmüş, ama ada tatil aylarında yazlıkçılarla canlanıyormuş. Bunu beklemeden biz Yunanistan'ın ana karasına doğru yelken açıyor, oradaki Anavissus koyunda geceledikten sonra Atina'nın Zea Marina'sına giriyoruz. Marinaya yaklaşırken Akropolis tepesindeki görkemli Partenon'a ve uzaktaki Parnitha dağına bakarken, bu dağı kaplayan ve “Atina'nın ciğeri” olarak bilinen ormanın birkaç hafta sonra feci şekilde yanacağını tabii ki düşünemiyoruz. Burada bir benzerlikten bahsetmeden geçemeyeceğim: Atina'da da Bodrum'da olduğu gibi, bir orman yangınından hemen sonra “Acaba hangi müteahhit bina dikecek te bu yangını çıkarttılar” gibisinden söylentiler dolaşmaya başlıyor.

 

Bu arada, geçmişte Paşalimanı olarak şarkılarda anılan, bugünkü adıyla Zea Marinayı bizim Bodrum Milta Marina ile kıyaslarsak, kanımca Bodrum az bir farkla ama kesinlikle önde gelir. Önemli nedenlerden biri şu ki, her ne kadar bu iki marina da çok yoğun bir yapılaşmanın içinde yer alıyorsa da, Zea'nın etrafını saran binalar çok katlı. Neyse ki Bodrum'da yapıların yükseklik sınırlaması henüz çok fazla “delinmiş” değil.

 

Ege'den Ayrılış

 

Ege Denizinin batısındaki Saroz Körfezini İon Denizinden ayıran Korent Kanalından tekne ile geçmek gerçekten çok etkileyici. Sarp kayaların arasında, dar ve düpedüz 6,3 kilometrelik bir su şeridi olan bu kanal 1893 yılındaki açılışından sonra doğudan batıya veya tersine geçmek isteyen sayısız denizci için yolu bir hayli kısaltıyor. Böylece tekneler Mora Yarımadasını güneyden dolaşan uzun rotadan kurtulmuş oluyor. Ne var ki kanalı batı istikametine geçtikten sonra Korent Körfezinde hâkim rüzgârlar çoğu zaman günbatısından kuvvetli estiğinden, yelken seyri yapan tekneler iki kıyı arasında tiramola atarak yol alabiliyorlar. Ancak biz tiramola atmak yerine geceleme için seçtiğimiz Aziz Andreas koyuna motorla daha çabuk ulaşmaya karar veriyoruz, ta ki hedefimize yaklaşırken makine dairesinden gelen keskin bir koku duyup ta makineyi derhal stop etmeye mecbur kalıncaya kadar. Böylesine ciddi bir arızayı gidermek için en yakın uygun yer Patras limanı olunca, tüm gece boyunca tiramola atarak, sık sık seyreden ticari gemilerin arasından radar yardımıyla Patras'a doğru yol almaya uğraşıyoruz.

 

Sonunda ertesi gün saat 11:45' te Patras Marinaya girmeyi başarıyor ve yardıma çağırdığımız makine ustasından arızanın tatlı su pompasından kaynaklandığını öğreniyoruz. Avrupa'da pek bilinmeyen ve parçası bulunmayan Amerikan malı pompanın tamiratı gerçek bir ustalık gerektiriyor. Neyse ki Patraslı makine ustası tüm becerisini konuşturarak bu çetin sınavdan üstün başarıyla geçiyor. Bozulan pompa iki günde çalışır vaziyette makineye monte ediliyor. Batı dünyasında yaygın “bozulanı at, yenisiyle değiştir” şeklinde özetleyebileceğimiz kolay ama pahalı yaklaşım yerine, “yoktan var etme” yeteneğinin hem Türk hem de Yunanlı ustalarda halen mevcut olduğunu görmek sevindirici.

 

Patras, Yunanistan'ın çok tanınmış turistik merkezlerinden biri değil ama ziyaretçi çekmeye ve gelenleri memnun etmeye yönelik çabaları hemen görmek mümkün. Zamanlamamız yanlış olduğundan Rio karnavalının taklidi olan Patras karnaval geçidini izleyemiyoruz. Ancak, yalnızca yaya trafiğine açık olan birçok sokakta cıvıl cıvıl müşterilerle dolup taşan bar, bistro ve lokantaların karnaval dışında da çok iyi iş yaptığı hemen kendini belli ediyor. Parasız dağıtılan kullanışlı şehir planı ve “Patras'ta bir günde ne yapılır?” konulu gezi programlarının yanı sıra kentin çeşitli noktalarına yerleştirilen stantlarda turistlerin hizmetine bedava sunulan bisikletler, turizme verilen önemin güzel göstergelerini oluşturuyor kanımca. Ancak, Patras'ın turistlerin kısa sürede gönlünü kazanmasının nereden kaynaklandığını düşünürken, kentin yalnızca turizm üzerine odaklanmadığı ve bu konuda ziyaretçilere çok çeşitlilik ve canlı bir yaşam sunduğu olgusu ağır basıyor. Bir kent için çeşitlilik ve dengeli gelişmenin yararlarının ne denli önemli olduğuna da bu vesileyle bir kez daha tanıklık ediyoruz.

 

Patras'tan ayrılınca birkaç nispeten sıradan koy ve adada demirliyoruz. Sonra merhum Onassis'in Skorpio adası yakınlarında seyrederken fırtınaya yakalanınca, hemen o civarda olan, çok iyi korunaklı ve Norveç fiyortlarını andıran Vlikho koyuna sığınıyoruz. Levkas adasının uzun bir koyu olan Vlikho, yüzlerce tekneyi emniyette barındırabilen bir yer. Kıyı boyunca yayılmış tavernaların varlığı bizi önce biraz tedirgin ediyor: Ya müzikten rahatsız olup uyuyamazsak! Endişemiz yersiz çıkıyor; çünkü gece yarısına doğru tüm müzik sesleri kesiliyor, etrafımızı derin bir sessizlik ve sükûnet sarıyor. Patras ve Vlikho'dan sonra uğradığımız Korfu adası (diğer adıyla Kerkyra), biraz fazla “turistik” ve insan sıcaklığından yoksun. Bundan dolayı fazla zaman harcamadan kuzeye doğru yelken açıyoruz.

 

Adriyatik Sularında

 

Nihayet Adriyatik Denizinde seyrediyoruz ama Arnavutluk hakkında bazı olumsuz izlenimler duyunca, gece-gündüz demeden yol alıp, Karadağ'ın Bar limanına girmeye karar veriyoruz ve 26 saat sonra biraz bakımsız ve gösterişsiz ama aynı zamanda da cana yakın bir havası olan küçük bir marinaya giriyoruz.

 

Bar limanına ulaştığımız 4 Haziran tarihinde, bir gün önce Karadağ'ın bağımsızlığını kazanmasının ikinci yıldönümünü kutlamış olduğunu bilmiyorduk. Çevrede bir gün önceki kutlamalardan hiçbir iz olmaması, Karadağ halkının şatafatlı milli gösterilere itibar etmemesinin bir göstergesi mi bilemiyorum. Ancak bağımsızlıklarını kazandıktan sonra, ekonomilerini sağlam temellere oturtmak ve enflasyondan korunmak için ulusal paralarından vaz geçerek Euro'ya seçmişler.

 

Nüfusu 650.000 civarında, büyüklüğü 13.812 kilometrekare olan Karadağ için değişik kaynaklar sahillerinin uzunluğunu 283 ile 293 km arasında veriyor, ancak bu rakamlar, kıvrımlarıyla ünlü Kotor fiyordunun iki kıyısının da uzunluğunu içeriyor mutlaka, çünkü Adriyatik deniziyle doğrudan temas eden sahili 40 deniz milini (yaklaşık 75 km) geçmez. Rakamlarla Türkiye'nin ufak bir ilini andıran Karadağ, deniz ve kara turizmine büyük önem vermiş. Sırf Kotor rıhtımına her gün birçok yolcu gemisi uğruyor ve yatlar da doğa harikası koylarda demirliyor. Yerel halk güler yüzlü ve yardımsever.

 

Dalmaçya Sahilleri

 

Minik, şirin Karadağ'dan Hırvatistan'ın güney deniz giriş kapısı olan Cavtat limanına mesafe 25 deniz mili. Cavtat, UNESCO tarafından “Dünya Tarihi ve Kültürel Mirası” (World Heritage Site) olarak ilan edilen Dubrovnik kentine denizden veya karayolu ile yaklaşık bir saatlik mesafede. Her iki kent te görülmeye değer, ancak tabii ki dünyaca ünlü Dubrovnik (eski adıyla ‘Ragusa') turistlerin gözdesi. Dağ yamaçlarından başlayıp deniz seviyesine kadar inen dar ve dik sokaklar merdivenlerden oluşuyor. Bu sokaklarla dik kesişen, sıfır eğimli ve nispeten daha geniş ara yollar meyhane benzeri mekânlarla dolu. Buralarda en fazla tüketilen ünlü yerel istiridye ve diğer deniz mahsulleri Bodrum'daki benzerlerinden çok daha ucuz. Dik merdivenli sokakların bittiği yer, geniş ve uzun meydan gibi bir gezinti mekânı ve burada yer alan birbirinden çekici kaliteli turistik ve son moda eşyaların satıldığı dükkânlar turist kafilelerinin hücumuna uğruyor. Yani her şeyin turizme yönelik olduğuna dair bir izlenim edinmek kaçınılmaz. Bununla beraber ortalıkta tek bir yapışkan çığırtkan yok, onların yerine çeşitli iş yerlerinin tanıtım broşürü ya da el ilanlarını dağıtan güzel giyimli, güler yüzlü nazik genç kızlar var. Bu arada ilginç bir gözlemim de oluyor: Dubrovnik Müzesindeki belgelerin satışa sunulan kopyalarından biri Sultan II. Beyazıt'a ait bir ferman. Padişah tarafından kent yönetimine Latince ve İtalyanca olarak yazılıp gönderilen bu fermanda, firarda olan Cem Sultan'ın kente uğraması halinde tutuklanarak iadesi isteniyor. Ama galiba Dubrovnik'in limanı olan Graz ve Dubrovnik marinasının konumu, Bodrum'un sağlıklı gelişmesini dileyenler için belki daha güncel, ilginç ve önemli. Graz limanı kentin kuzeyinde saklı, denizden bakınca görünmüyor, görkemli surların manzarasını bozmuyor ama şehrin merkezinden otobüs ile 15 dakika mesafede. Bunu görünce aklıma hemen şu geliyor: Bodrum'un gemi yanaşma iskelesi neden Haremten veya Gümbet tarafında inşa edilmedi? Aynı gözlem Bodrum Milta Marina için de geçerli: Dubrovnik marina kentin kuzeydoğusuna doğru uzanan fiyord benzeri bir koyun dibinde, kente deniz yolu ile yaklaşık 7 deniz mili mesafede. Buna karşın Bodrum'daki marinamız iç limanda yer alıyor, üstelikte sayısı sürekli çoğalan ilave pontonlarla teknelerin manevra alanları küçülüyor ve sonuçta da tehlike faktörleri her yönden artıyor.

 

Dubrovnik marinasına doğru yol alırken gözüme ilişen zakkum, begonvil, katırtırnağı ve palmiyeler birden gönlümde tatlı bir “memleket özlemi” uyandırıyor. İşte o zaman Bodrum'dan ayrılışım ve bu diyarlara varışım arasında bir aydan fazla zaman geçmiş olduğunun farkına varıyorum. Bu özlemden kaynaklanan “bir an önce eve dönüş” dürtüsü, yolculuğun geri kalan kısmını hızlandırmak için elimden geleni yapacağım şeklinde kendini belli ediyor ki bu da seyir defterine düştüğüm kısa notlardan belli.

 

şžüphesiz ki bundan sonra Split yolunda uğradığımız Lopud, Korcula ve Hvar gibi liman ve kentler daha önce ziyaret ettiğimiz yerler kadar ilginç ve güzel ama okuru daha fazla yormamak için onlarla ilgili ayrıntılara girmiyorum. Ancak bitirirken, tüm yol boyu izlenimlerimden çıkardığım bazı sonuçları sizlerle paylaşmak istiyorum.

 

Başarılı turizm politikası uygulayan yönetimler (ve tabii ki yöre halkı), ilk önce tarihî, kültürel ve doğal mirası olan yerleri titizlikle koruyan, gerekirse restore eden ve iyi tanıtanlardan oluşuyor. Turizme aşırı odaklanan ve bunu kentin normal yaşantısı içinde sürdüremeyen yerlerde ise yapay bir havanın hâkim olduğu ve turistlere sadece “para harcayan kişi” gözüyle bakıldığı hissine kapılıyor insan. Tabii ki en güzel ve kalıcı izlenimler yerel halkın güler yüzü ve yabancılara karşı sergilediği dostane davranışlarından ediniliyor.

 

 Yaşadığımız yörenin –yani ”memleketin”- artı ve eksileri ancak başka diyarlara gittiğimizde ve oradakilerle karşılaştırılınca daha iyi anlaşılır. Bodrum'dan Hırvatistan'ın Split limanına kadar katıldığım bir yelken seferinde bunuaraştırdım.


Bu konu 1244 kez izlenmiştir