where to go in bodrum
HAKKIMIZDA BODRUMDA NEREYE GİDİLİR BODRUM OTELLERİ BODRUM MÜZESİ DERGİLERİMİZE REKLAM VERİN İLETİŞİM ANA SAYFA
Bodrumlife Sayı 28 Haziran 2014 Tüm Yazı ve Haberler
Girit'ten bir peksimet klasiği: Dako's (kouloukopsomo)
Yokluk zamanlarının cankurtaran yiyeceği peksimet, uzun süren sünger seferlerinin gözdesiydi.
Deniz güzelinin karada boynu bükük olur Yazı: Reyhan Bayındır Gönenç
Bodrum'da Bahar Uyanırken Yazı: Korkmaz Göçmen
Güzellikleri Görmek Yazı: Reyhan Bayındır Gönenç
Bodrum tarzı güzel bir bahçe içinde yepyeni bir lezzet ustası Ent Restaurant
Ha la Bodrum: Gerçek bir Bodrum evinde, rüya gİbİ bir tatil üstelİk herşey 'Bodrum Usulü'
Bodrum'da Bahar Uyanırken Yazı: Korkmaz Göçmen


Bu Yazı Bodrumlife Sayı 28 Haziran 2014 tarihli dergide yayınlanmıştır.

“Cenneti tarif et...” deseler, hiç düşünmeden Bodrum’u anlatırdım, gözüm kapalı.
Bilirim, Bodrum’da sürekli yaşayanlar, pek dillendirmezler bu cennetin güzelliklerini; belki alıştıklarından, belki de başkalarıyla paylaşmak istemediklerindendir bu suskunlukları. Ve yine bilirim ki, tıpkı sevgiliyi kıskanır gibi kıskanırlar onu...

İsteseler de, istemeseler de bu sevgiliye ben de gönlümü kaptırdım yıllar önce.

Onu, ilk kez kırk yıl önce tanımış, aşık olmuştum. Naif, temiz bir köylü kızı gibiydi. İki arabanın yan yana zor geçtiği, kimi yerlerinde şosesi çıkmış dağ yollarından, hoplaya zıplaya inmiştik, mis kokulu mandalina bahçelerinin arasına. Oradan da uzanmıştık ta Halikarnassos

kumsalına, arabamızla. Dinç Pansiyon vardı anımsadığım kadarıyla bu ıssız kıyıda, bir kaç tane de iş yeri, şimdilerde ise cafeler, barlar, restoranlar dizili yan yana.

Gulet ve tirhandil ustası Erol Ağan, namı diğer; “Çolak Erol” ile röportaj yapıp, çalışmalarını filme almaya gelmiştik, bir de çökertme türküsünün öyküsünü, “Türkülerin Öyküleri” belgeseli için. Kırk yaşlarındaydı. Bodrum’un acımasız Ağustos güneşinin altında rende sürtüp, keser sallıyordu sol koluyla. Kasnağa kaptırdığı sağ elini bileğinden kesmişlerdi, askerlik dönüşünde. Hayran kalmış, dakikalarca izlemiştim, Erol ustayı uzaktan. Sonra da selamlaşıp tokalaştık, keserini koltuğunun altına sıkıştırıp sol eliyle kavramıştı elimizi. Bir hafta, on gün kadar çalışmalarını izledik, belgeledik dört bir yanını filme aldık bu arada Bodrum’un. Saysanız, asla yorulmazdınız mandalina bahçelerini çevreleyen sokaklardaki binalarını.
O kadar küçüktü yani... Yeşil, mavi, beyazla boyanmış, eşsiz bir tablo gibiydi karşımızda.

Aşık olmamak elde mi? Olduk bir kere...
Sonraları serpildi, büyüdü daha da güzelleşti, gönlümü çalan köylü kızı, ama yıllar geçtikçe git gide şehirli olmaya heveslendi ve ne yazık ki, doğal güzelliğini kaybetmeye, gittikçe yapay olmaya başladı. Onun bu değişiminde bir suçlu varsa ki, şüphesiz var, işte o suçlulardan biri de biziz; onu deli gibi seven, aslında, sevdiğini sanan bizler... Yani benim gibi, sizin gibi ona karasevdalı olanlar. Hoyrat ellerimizle, hep birlikte bizler itmedik mi onu, şikayet ettiğimiz bu yozlaşmanın içine, üstelik de el ele vererek ve de birbirimize destek olarak? Benim gibi, ondan uzak yaşarken hasretine dayanamayıp kar, kış demeden koşup gelenler, daha eteklerinden aşağı, batıya doğru süzülürken Sodra Dağı’nın, yüreklerinde bir ürperti duyarlar. Her gelişin, bir acı haber vericisi gibi yükselen binalar, duvarlar çarpar görmeyen gözlerimize de öylesine anlamsız sözcükler çıkar ağzımızdan: “Aaa!.. Bak, buraya da şu yapılmış. Şura ya da bu yapılıyor...” deriz yanımızdakine. İçimizden hem kızar, hem de beğeniriz, imreniriz iki yüzlülüğümüzle. Sonra da yüzümüze kırbaç gibi çarpan bu acı gerçekler uyarır bizi. Bir kaç ay önce terk ettiğimiz yeşilliklerin, betonlaştırıldığını görürüz, acırız, yüreğimiz yanar...

Yine öyle korkular içinde gelmiştik
sevgiliye.
Mart ortalarıydı...
Yüreğimiz ağzımızda, “nereyi tırpanladılar bu kez” diye bakınırken yol boyu, çok geçmedi ki, gördük yırtılıp koparılan yeşil örtüleri ve yine gördük diş gibi dikilen binaları... Hangi birini sayayım? Saysam da çaresi var mı sanki?

 Yüreğim yandı yine. Çok mu bencilim diye düşünüyor, kimi zaman düşüncelerimden utanarak, “başkalarının da hakkı” diyorum içimden, ama “bunun da bir limiti olmalı, değil mi?” diye de sormak istiyorum.

Bir kaç gün dinlendikten sonra da, çekip kapımızı, düşüyoruz yollara eşim ve arkadaşlarımızla. Yıllardır hep merak ediyordum; Gündoğan ile Türkbükü’nü birbirinden ayıran tepenin sırtında yer alan değirmenleri. Küçük bir grubuz, kısa sürede çıkıyoruz tepelere...

O ne güzellik tanrım!..  Sarı papatyalar eşliğinde Gündoğan ve Türkbükü rüya gibi... Sırtımı bir değirmenin taş duvarına dayıyor, soluma bakıyorum Gündoğan, sağıma bakıyorum Türkbükü...

Yazmama gerek yok. İşte güzellikleri. Hem de kıymetini asla bilemediğimiz, bir zamanların köylü güzeli Bodrum’un güzellikleri...


Bu konu 1504 kez izlenmiştir