where to go in bodrum
HAKKIMIZDA BODRUMDA NEREYE GİDİLİR BODRUM OTELLERİ BODRUM MÜZESİ DERGİLERİMİZE REKLAM VERİN İLETİŞİM ANA SAYFA
Bodrumlife Sayı 28 Haziran 2014 Tüm Yazı ve Haberler
Girit'ten bir peksimet klasiği: Dako's (kouloukopsomo)
Yokluk zamanlarının cankurtaran yiyeceği peksimet, uzun süren sünger seferlerinin gözdesiydi.
Deniz güzelinin karada boynu bükük olur Yazı: Reyhan Bayındır Gönenç
Bodrum'da Bahar Uyanırken Yazı: Korkmaz Göçmen
Güzellikleri Görmek Yazı: Reyhan Bayındır Gönenç
Bodrum tarzı güzel bir bahçe içinde yepyeni bir lezzet ustası Ent Restaurant
Ha la Bodrum: Gerçek bir Bodrum evinde, rüya gİbİ bir tatil üstelİk herşey 'Bodrum Usulü'
Güzellikleri Görmek Yazı: Reyhan Bayındır Gönenç


Bu Yazı Bodrumlife Sayı 28 Haziran 2014 tarihli dergide yayınlanmıştır.

Geçtiğimiz pazar erkenden yollara düştük.  Bodrum çıkışlı  günlük gezimizin ilk durağı Bafa Gölü’ne varmadan,  Bodrum-İzmir karayolu üzerinde bulunan Bafa köyüydü. Odun ateşinde  çay, sacta otlu gözlemeler güzeldi de, biraz aceleye geldi doğrusu. Hemen yola koyulduk, çünkü bugün görülecek çok yer vardı.  

Bafa gölünün kıyısından kıvrıla kıvrıla geçerken kırmızı-mor laleleri (anemon) seyre dalınca,  buğulu göl manzarasını son anda yakaladım. Küçük araçlarla geçtiğiniz yollardan otobüs ile geçerken, etrafı daha iyi görebiliyor, ayrıntıları yakalıyorsunuz. Ağaçlara, otlara, dağlara, bulutlara doya doya bakabilmenin mutluluğu da cabası.

 Bodrum Fotoğraf Sanatı Derneği’nin düzenlediği Didim-Milet-Doğanbey-Karina gezisi hem fotoğraf  hem  arkeoloji içerikli. Arkeologlarımız Aynur ve Aykut Özet çifti bize bugün rehberlik edecek.

Gölün bitişiyle, Söke ovasına inmeden Didim- Akkum tabelasından sola sapıyoruz.

İlk tarihi durağımız antik dönemin üç önemli kehanet merkezlerinden biri olan Didyma. İzmir’e 130 km uzaklıktaki bu bilicilik merkezi bugün Didim İlçesi  içinde.

Devasa boyutlardaki Apollon Tapınağı göz alıyor. Tapınağın girişinde ilçenin simgesi haline gelmiş, turistik broşürlerde yer alan yılan saçlı Medusa karşılıyor bizi. Bakışları ürkütücü.
Bu bakışların soyguncuları yıldırmak için kullanıldığına hiç şaşmadım doğrusu. Herkes birer Medusa fotoğrafı çekiyor sırayla. Yerebatan sarayında bir sütun altına ters olarak konmuş  Medusa'yı anımsıyorum. Neden ters konduğunu merak etmiştim, arkeologlarımız Hıristiyanlık döneminde Medusa'nın bir anlam taşımadığını vurgulamak için ters konduğunu, orada yalnızca taş olarak kullanıldığını söylüyor.

Didyma kehanet merkezi çeşitli dönemlerde aşamalı olarak yapılmış ve hiçbir zaman tam olarak bitmemiş. Tapınağın merdivenlerini çıkınca arkeologlarımız yerde taşlara kazınmış çizgileri gösteriyor. Biri bildiğimiz üç taş oyunu, diğeri o dönemlerin tavlasıymış. Yuvarlak olan oyun nasıldır bilinmiyor.

Kendileri ile ilgili geleceği -ne zaman evleneceğinden, savaşa girip girmemesi gerektiğine kadar- öğrenmek için bu basmakları aşındıran, uzun bekleyişler boyunca bu oyunları oynayan insanları bir an görür gibi oluyorum.

Tapınağın gezerken bazı duvarlarda kabartma harfler görüyoruz. Aykut bey: "Bunlar tapınağın inşaatını yapıp parasını alamayan kişilerin isimleri, tapınak bitmiş ve ücretleri ödenmiş olsaydı bu kabartmalar tıraşlanarak temizlenecekti." diyor. Tapınak tam olarak hiç bitmediğinden bu borç senetleri(!) de günümüze kadar gelmiş!

20 metre boyunda, 2.45 metre çapında; süslemelerle dolu, iç içe geçmiş sütunlar arasında dolaşırken bir labirentte gibiyim. Sütunlar ve ben varım yalnız derken, bir sütunun üzerinde kendinden emin hallerde oturmuş, fotoğrafı çekilirken hiç de rahatsız olmayan, mermerlerin rengiyle bütünleşmiş kediyi görünce başlıyorum fotoğraflamaya.

Daha sonra duyuyorum ki gruptan bir fotoğrafçı kediyi kucaklayıp  değişik yerlere bile taşımış. ‘Didyma’ adını verdiğim bu kedi sonraki gidişimizde önüne mendil koyup, modellik ücreti isterse hiç şaşmam!

Tapınaktan çıkarken gördüğüm defne ağacının yaşını tahmin etmek güç.Hiç böylesine büyüğünü görmemiştim. Apollon’un başında defneden yapılmış bir taç vardır, burası da Apollon’a adanmış bir tapınak ve bahçesinde bu koca defne ağacı…

Apollon sanatın ve ışığın tanrısı, fotoğrafta ışık yazısı derken,  görkemli yapının da yarattığı sersemlikle çıkıyorum tapınaktan.

Bir zamanlar tapınak ile Miletos antik kentini birbirine bağlayan kutsal yolu görmeğe gidiyoruz şimdi. Kapalı olduğundan kutsal yolda yürüyemiyoruz ama birazdan başka yolla gideceğimiz Milet’e kuşbakışı selam gönderiyoruz.
Milet antik kentini gezmeden,  Milet Müzesi’ni geziyoruz. Bahçedeki kedi kalabalığı için Aykut bey: "Müzelerde fare çok olur, kedi olmalı diyor."
Müzenin bahçesi, koca patilerini iç içe koymuş aslan heykeli, bu yörenin pencerelerini anımsatan mezar kapılarıyla içinden daha etkileyici…

Efes gibi Milet’de kuruluşunda bir liman kentiymiş.Büyük Menderes’in taşıdığı alüvyonlarla limanlar dolunca bu kentler denizden içeride kalmış.
Tiyatrosu, Faustina hamamı, tören caddesi, gymnasium, agorası ile uzun bir yürüyüş bizi bekliyor. Neyse ki antik kenti gezmek için iyi bir mevsimdeyiz. Sıcak yok, yağış yok ve üstelik her yer çiçek dolu.

Otobüste koridor komşum tarihçi sanıp, matematikçi çıkan gözleri çakmak çakmak bakan kadın, "Bu topraklar bana heyecan veriyor" diyor. "bu topraklar ilk sorgulamanın, felsefenin doğduğu topraklar…"

Tales (matematikçi) bu topraklarda  yaşamış, ilk zeytinyağı çıkaran mekânizmayı yapmış, maddi bir güç için değil, “Filozoflar da üretir” demek için. Bunları anlatırken matematikçi Sevgi'nin gözlerinde gördüğüm ışık, Tales’in gözlerindeki ışığı hayal etmem için yeterli…

Evet bu topraklar heyecan veriyor, ötesinde mutluluk ve huzur…
Bir Rum köyü olan, mübadele ile Selanik’ten gelen Türklerin yerleştiği hep merak ettiğim Doğanbey köyüne doğru yol alıyoruz şimdi. Yüksekte ve yolu kötü olduğu için köylüler tarafından neredeyse terk edilmiş olan, Söke’ye bağlı bu köy bir film seti; evleri, çiçekleri, sepetleriyle. Bu yalnızca bir benzetme değil, gittiğimizde “Pinokyo” filminin çekimleri yapılıyor.
Köyde konaklama düşleri içindeyken, sahile balıkçı barınağına iniyoruz. Işığı yitirmeden fotoğraf çekmeliyiz.

Burası Karina Koyu, Dilek yarımadasının sırtı. Anadolu’da en güzel gün batımının yaşandığı yer. Kurumadan güzel pişmiş çipuralar ve bir kadeh rakı ile muhteşem görünüyor.

Dönüş yolunda "İnsanoğlu burnunun dibindeki güzellikleri görmezmiş" diyor bir arkadaşım.

Yaşadığımız toprakları sevsek bile içimizdeki gezgin hep uzaklara bakar, ırakları bilmek-tanımak-keşfetmek ister. Bu bir anlamda özgürlüktür de. Gidebilmek, uzağa en uzağa varabilmek, tanımadığımız bir kültürü yaşayabilmek, varolmak demektir.

Bilinmeyen bir coğrafyanın getirdiği  farklı düşünceler, kültürler, yeni insanlar, yeniden doğmak gibidir.
Doğmaktan da ötedir aslında, çünkü bunları  iradeniz ile yaşar, özümlersiniz.

Sonra bir gün ait olduğunuz topraklara dönersiniz…

Ve anlarsınız ki bu topraklarda doğup-büyümek, sevmek yeterli
değildir.
Yaşadığımız toprakların tarihini bilmek, onunla bütünleşmektir aslolan.

26.3.2013


Bu konu 1615 kez izlenmiştir