where to go in bodrum
HAKKIMIZDA BODRUMDA NEREYE GİDİLİR BODRUM OTELLERİ BODRUM MÜZESİ DERGİLERİMİZE REKLAM VERİN İLETİŞİM ANA SAYFA
Bodrumlife Sayı 19 Mayıs 2011 Tüm Yazı ve Haberler
Ayla Eriş Resim Sergisi Oasis - Nurol Kültür Merkezi 6 -18 Mayıs 2011
Özgürlük Hem de Herşeye... 'Bodrum Otobüs Kızları' Kitabından..
Bir kalemiz, bir de düğünlerimiz kaldı
Marina Yacht Club'te 'Güneşi Cazla Batırıyoruz' Festivali
Herodot Üçüncü Yaş Akademisi
Bodrum Halikarnassos iken Paranın Değeri
Bodrum Müzesi'nde Sikke ve Takı Salonu Açıldı.
Avrupa'nın en büyük Uluslararası Dünya Dans Günü Kutlaması Bodrum'da Gerçekleşti
Bodrum'da en iyi ev yemekleri mekanları
Komşu ada Kos tüm yakınlığıyla bizi bekliyor...
Cevizli Top Kabak Dolması
Kış ayları boyunca Bodrum?u mesken tutan Kanada'nın 'Süper şef'i, 'Yemek Tanrısı' Byron Ayanoğlu'ndan Dostluk ve Yemek Hikayeleri
'Kendi Başına' isimli öyküsünden kahve üzerine...
Gayık'tan Guletâ??e
Cafe Port Yeni Cruise Limanında
Bodrum'da tatil için Yarbasan Holiday Homes
Bodrum'da 2011 yaz aylarının sanat ve eğlence takvimi neredeyse kesinleşti.
O Gönenç kitaplarıyla
Özgürlük Hem de Herşeye... 'Bodrum Otobüs Kızları' Kitabından..

Yazar: Oral Gonenc
Bu Yazı Bodrumlife Sayı 19 Mayıs 2011 tarihli dergide yayınlanmıştır.


Özgürlük Hem de Herşeye...
“Bodrum Otobüs Kızları” Kitabından..  

Temmuz sıcağında Bodrum köylerinin birinden gelen dolmuş minibüsü garaja girdi. Önceki birkaç kişiden sonra elinden tutulmuş yedi yaşlarında bir kız çocuğu ve arkasından annesi indiler. Küçük kızın annesi anaç bir Bodrum köylü kadınıydı. İnmesine yardım ettiği çocuğunun ardından yaşlıca annesine el verirken giyimi dikkatimi çekti.


Çoktan şalvarı, plastik terliği terk etmiş hemcinslerinden bir adım ileri gitmiş, kırmızı renkli, lacivert biyeli tişörtünü sutyensiz giymişti. Benzerlerini çok gördüğümüz kabak çiçeği gibi açılmışlardan değildi, ciddi, ağırbaşlı ve saygındı. Önce dolmuştaki sallanmalardan rahatsız olmuş bakla kadar başlı iri göğüslerini birkaç el hareketiyle yerleştirdi.

Arkasından plastik örme bir çantayı tuttuğu sol eliyle çocuğunun elini de kavradı, sağ eliyle annesidir diye düşündüğüm yaşlı kadının koluna girerek pazarın içlerine doğru yürüdü. Ben arkalarından ancak eski bir Anadolu tanrıçasına duyacağım saygıyla bakıyordum.

    
O gün berberde sıra beklerken göz gezdirdiğim gazetede Avrupa futbol karşılaşmalarından haber ve fotoğraflar vardı. Önceden çıplak vücutlarını ulusal renkleriyle boyayıp üstüne ince birer mont veya gömlek giymiş Fransız ve İtalyan kadınları, kendi takımları gol atınca, hele Fransızlar kupayı aldıklarında, giyimlerini fora etmiş, İtalyanlar Michelangelo, Fransızlar Jeanne D’arc göğüslerini toplu coşkunun ortamına sunmuşlardı.


Sonra belediye parkında gördüğüm eli sigaralı, mutsuz gözleri kıpkırmızı, dalgın ve düşünceli, büyük şehirli olduğuna inandığım kadınla, kirlenmiş elbisesi belki ekmek almaktan vazgeçmeye mal olmuş dondurmanın yapış yapış ettiği elleriyle sıkılmış, ama soru sormaya da korkar görünen küçük kız çocuğu.

Acaba bizim anaç köylü kadınımızdaki sağlıklı güvenle, Fransız ve İtalyanlardaki garantili, güvenli, özgür yaşam koşulları, belediye parkında fırfırlı kolsuz buruşuk elbisesi, ayağının dibinde naylon torbası, yanında küçük kızıyla oturup, dalgın gözleri boşlukta, sigara içen kadıncağızı  hangi zora ve dayanılmaza sürüklemişti?


Anadolu tanrıçalarından gelip, Halikarnas Balıkçısı Cevat şžakir’in öykülerindeki Ege’li kızların göz koyduğu delikanlının göreceğini bile bile soyunup çıplak denize girmesinden geçerek Fransız ulusal kahramanı Jeanne D’arc’ın ünlü savaş tablosundaki açık göğüsleriyle süregelen  göğüs belirginliğinde odaklanmış bu özgürlük kavramı, gelmiş gelmiş, Bodrum’lu köylü kadınla Avrupalı kadınlara varmıştı da, bizim her konuda ayrıcalık ve üstünlük borusu öttüren saygın büyük kent kadınlarımız işin neresindeydi acaba?


Geçen yazın son günlerinde sevgili dostum Aydın’la beraber Akyarlar fenerinin oradaki kıyı lokantasında oturup dalgın ve mutlu, konuşmadan denize bakarken, masamızın yanından geçen iki tombul ve ışıltılı hanım bile dikkatimizi çelememişti. Ancak, aynı hanımlar bu kez aşağıdaki göğüs hizasındaki denizde hafiften hoplayarak ve kavuşturdukları ellerini önlerinde aşağı yukarı oynatarak küçük adımlarla geldikleri yöne  bu kez denizden dönerken önce birinin, sonra ötekinin tombul memeleri mayolarından fırlamış, Ege’ye İstanbullu selamları vermeye başlamıştı.

Biz iki saf, çevremizde başkası da olmadığından bu manzarayı o anda kendimize yönelik saymıştık. Oysa ki işin aslı çok sonra olaydan söz ettiğim  bir hanım arkadaşın verdiği bilgiyle ortaya çıkacak, bu işin bir karın yağlarını eritme egzersizi olduğu, mayolardan fırlayanların ise “Farkına varmamış, varsa da aldırmamış.” anlayışıyla geri alınmasının önemsenmediği anlaşılacaktı. Olsun, biraz özgürlük, yine de özgürlüktü.  Çünkü bu kesime mensup hanımefendilerden ya böyle kaza ile, ya bir gece yarısından sonra Turgutreis’ten Gümüşlük yoluna sapan cipte olduğu gibi emniyet kemerinden başka bir şey giymemiş halde  ve başı sevgilisinin omzunda ve çok mutlu görünümlü olanların dışında bu özgürlük alanında pek etkinlik görülmüyordu.


Ege ve Akdeniz çevrelerinde durumlar böyleyken daha batıda nasıldı? Demokrasi ve özgürlükte mangalda kül bırakmayan ülkelerden biri olan Danimarka’da prenses bilmem kim, ağabeyinin de bulunduğu bir arkadaş grubuyla ve bu gruptaki anadan üryan bir erkeğin gözü önünde ülkesinin sembolü sağmal inekleri kıskandıracak ölçüdeki göğüslerini açıp, yattan denize girerken teleobjektiflere yakalanıyor,
iri grenli bu fotoğraflar basında yayınlandığında zavallı prensesçiğin artık gelecekte tahta çıkabilmesi söz konusu bile olamıyordu.


Bizler de zırt pırt karşımıza çıkıp özgürlük ve demokrasi hakkında laf edenlerin komik biçimde üçüncü milenyumda bile süren krallıklarının bir çift doksan beş numara göğüsün özgür kalmasıyla sarsılabileceğini anlamış oluyorduk. Daha başka yoruma gerek var mıydı?


çıkacak, bu işin bir karın yağlarını eritme egzersizi olduğu, mayolardan fırlayanların ise “Farkına varmamış, varsa da aldırmamış.” anlayışıyla geri alınmasının önemsenmediği anlaşılacaktı. Olsun, biraz özgürlük, yine de özgürlüktü.  Çünkü bu kesime mensup hanımefendilerden ya böyle kaza ile, ya bir gece yarısından sonra Turgutreis’ten Gümüşlük yoluna sapan cipte olduğu gibi emniyet kemerinden başka bir şey giymemiş halde  ve başı sevgilisinin omzunda ve çok mutlu görünümlü olanların dışında bu özgürlük alanında pek etkinlik görülmüyordu.


Ege ve Akdeniz çevrelerinde durumlar böyleyken daha batıda nasıldı? Demokrasi ve özgürlükte mangalda kül bırakmayan ülkelerden biri olan Danimarka’da prenses bilmem kim, ağabeyinin de bulunduğu bir arkadaş grubuyla ve bu gruptaki anadan üryan bir erkeğin gözü önünde ülkesinin sembolü sağmal inekleri kıskandıracak ölçüdeki göğüslerini açıp, yattan denize girerken teleobjektiflere yakalanıyor,
iri grenli bu fotoğraflar basında yayınlandığında zavallı prensesçiğin artık gelecekte tahta çıkabilmesi söz konusu bile olamıyordu.


Bizler de zırt pırt karşımıza çıkıp özgürlük ve demokrasi hakkında laf edenlerin komik biçimde üçüncü milenyumda bile süren krallıklarının bir çift doksan beş numara göğüsün özgür kalmasıyla sarsılabileceğini anlamış oluyorduk. Daha başka yoruma gerek var mıydı?


Bu konu 1007 kez izlenmiştir