where to go in bodrum
HAKKIMIZDA BODRUMDA NEREYE GİDİLİR BODRUM OTELLERİ BODRUM MÜZESİ DERGİLERİMİZE REKLAM VERİN İLETİŞİM ANA SAYFA
Bodrumlife Sayı 12 mart 2008 Tüm Yazı ve Haberler
Kung Fu Panda
Medyada Çocuk İmgesi Paneli
Kadın, Erkek: Göz göze, yüzyüze, sırt sırta
Karikatüristten suluboya resimler
Muğla Valisi Lütfi Yiğenoğlu Bodrum'da yaşayan sanatçıları onurlandırdı.
Bodrum'un Sanat Belleğine Kısa Bir Yolculuk
Üniversite tarafından hazırlanan rapor bilimsel metodlarla Yalıkavak'ın sosyolojik durumunu İnceliyor
Amazonlar Efsanesi
Bodrum'un en çok satan kokteyli Mojito'nun anavatını Küba'dan bar manzaraları...
Sanat, son cemreyi beklemedi
Hatırla Sevgili, Hafıza Nedir ve Bodrum'un Belleği
Cuma'nın sınır tanımayan düşler dünyası
Turgutreis nam-ı diğer Dragut Rais...
Bodrum'un marinalarına nazar değmesin!
RüzgÇ¢rınızın götürdüğü yere gidin!:))) Bu aylarda Denizin Keyfi Bir Başka Oluyor
Beyaz Tüy
Cuma'nın çalıÅ?malarından biri.
Cuma'nın sınır tanımayan düşler dünyası


Bu Yazı Bodrumlife Sayı 12 mart 2008 tarihli dergide yayınlanmıştır.

Bu yazıda Gündoğanda Yaşayan Cuma'nın gerçek yaşam öyküsünü bulacaksınız.

Yoğun ve sıkıntılı geçen günün sonunda Cuma, dört metrekarelik kulübesindeki sedirde yatıyordu. Dizlerini karnına çekmiş, başını elleri arasına sıkıştırmıştı. Saatler gece yarısını gösteriyordu. Cuma uyumaya çalışıyor, ne zaman uykuya dalacak olsa korkunç hayaller görüp hemen gözlerini açıyordu.Bir türlü uyuyamamıştı. şžakaklarından ve ensesinden sızan terle avuçları ıslanmış, korku dolu gözlerle parmaklarının arasından kulübenin olmayan kapı boşluğuna; zifiri karanlığın derinliklerine doğru bakıyordu."Canavarlar... Canavarlar geldi diye bağırdı birdenbire. Kulübenin önünde yatan iri kurt köpeği kulaklarını dikip gözlerini Cuma'ya dikerek hırladı. Sonra da karanlığa doğru birkaç kez havladı.Havlamalara yanıt verir gibi uzaklardan gelen cılız ulumalar duyuldu. Korkunç bir gece yaşıyorlardı. Zifiri karanlıkyarımadanın tümünde olduğu gibi Gündoğan çevresindeki dağlara da çökmüştü.

Kara bulutlar, gökyüzünde korkunç bir görüntü sergiliyordu. Birden ortalık masmavi bir ışıkla aydınlandı. Hemen ardından da kulakları yırtan bir cayırtı duyuldu.Oysa geçen ay otuz bir yaşına girmişti. İri yarı, bir seksen boyunda uzun saçlı güçlü kuvvetli bir delikanlıydı."Korkuyorum ana, korkuyorum. Ne olur kurtar beni canavarlardan!" diye inleyerek ağlamasını bir süre sürdürdü. Biraz sonra kuvvetli bir rüzgâr ortalığı birbirine katmaya, çok geçmeden de müthiş bir yağmur yağmaya başladı. Kısa sürede sırılsıklam olan Cuma, soğuk yağmurun etkisiyle kendine geldi. Yavaşça yerinden kalktı, çevresine bakındı, çakan yıldırımların ışığından yararlanarak kulübesine doğru yürümeye başladı. Derme çatma kulübesinin önüne geldiğinde gündüzleri bir kütüğün üzerine koyup masa olarak kullandığı kontrplak levhayı zorla içeri sokup kapı açıklığını kapattı. Rüzgâr kulübeyi kaldırıp götürecek gibi zorluyordu. Sediri çekip levhanın arkasına dayadı ve üzerine çıkıp oturdu. Kollarını göğsünün üzerinde kavuşturmuş dizlerini karnına çekmişti. Dışarıda yapraklar, çalılar, kırılan kuru dallar uçuşuyor, tahtaların arasından çakan yıldırımların aydınlığında köpeğinin mahzun yüzünü görüyordu.Sanki gökyüzü yırtılmıştı. Yağmur tavandaki sac levhaların üzerinde dayanılmaz bir gürültü çıkarıyordu. Boş bakışlarını tavana kaydırdı. Bütün vücudu zangır zangır titriyordu. Cuma, titreyerek bir süre ağla-dıktan sonra derin bir uykuya daldı.Gün ağarmış, yağış durmuş, gürültüler kesilmişti. Karanlık, korkunç ve kâbuslarla dolu bir gece geçirmişlerdi. Oysa son günlerde çok sık gördüğü kâbuslara iyiden iyiye alışmıştı. Hemen hemen her gece rüyasında gördüğü tarifi mümkün olmayacak kadar çirkin ve korkunç yaratıklar, canavarlar Cu-ma'nın kolunu bacağını kopartıyor, onu parça parça ederek öldürmeye çalışıyordu... Cuma uyandığında gün neredeyse tepeye yükselmişti. Dışarı çıkıp kulübenin önündeki geniş alandaki heykellerine baktı. Hepsi yerli yerindeydi. Ağacın dalına astığı poşeti olduğu yerde duruyordu. Poşetin düğümlü ağzını açtı, bir parça ekmek bir avuç kadar zeytin vardı içinde. Bir elinde ekmek, diğerinde zeytin, bahçedeki heykellerinin arasında dolaşarak karnını doyurdu. Köpeği ortalıkta görülmüyordu. Belli ki, kamını doyurmak için bir yerlere gitmişti. Cuma kulübenin ardındaki çalılığa ihtiyacını görmek için gidip geldikten sonra atölye gibi kullandığı çardağın altına geldi. İki gün önce başladığı heykelini bitirmeye çalışıyordu. Uzunca bir inşaat demirini eğip bükerek iki ayaklarının üzerine kalkmış bir canavar yapı-yordu...Bahçe kapısından giren üç kişi Cuma'ya yaklaştı. İçlerinden biri:"Kolay gelsin Cuma, baksana iki arkadaşımı getirdim. Senden ve yaptıklarından bahsetmiştim onlara." "Hoş geldiniz!" dedi Cuma. Tokalaşmak için elindeki fırçayı ve spatulayı bir kenara koyup, elini pantolonuna sürerek temizledi ve uzattı. Tokalaştılar. "Hoş bulduk" dediler tek tek. Sonra biri Cumanın yapmakta olduğu heykelin çevresinde dolaşıp, eliyle de kontrol ettikten sonra:

"Demiri betonla mı kaplıyorsun?" diye sordu. "Evet. Biraz beton, biraz polyester. Sonra da boyuyorum." "Nedir bu? Bir canavara benzetiyorum. Doğru mu?" diye sordu öteki.

Cuma gülümseyerek yanıt verdi: "Evet."

"İki ayağı üzerine kalkmış bir canavar!.." Cuma bu kez kısık bir sesle, hem gülüyor hem de yanıt veriyordu:

"Evet, iki ayağı üzerine kalkmış. Dans ediyor." dedi. "Güler gibi yapmışsın." Dedi öteki. "Evet" dedi sırıtarak ve devam etti:

"Bu, geçen gece benim rüyama girmişti. Beni ısıracağı sırada onu gıdıkladım. Isıramadı. Onun için hala gülüyor." Dedi.

şeyleri yapıyorsun?" diye sordu. Cuma yine sırıtarak: "Onlar geceleri beni korkutuyor. Ben de onlardan korkmadığımı ispatlamak için yapıyorum. Canavar onlar" diye yanıt verdi.

"Peki, hiç başka figür yok mu eserlerinin içinde?" diye sordu zayıf olan ziyaretçi. "Var" dedi Cuma ve devam etti:

Üç arkadaş birbirine baktılar. Cuma kendileri ile dalga mı geçiyordu acaba? İçlerinden biri daha ciddi bir ifade ile: "Ana yolun kenarında ve buraya gelen toprak yol boyunca ve bahçede yüze yakın heykelin var. Canavar, eşek, köpek gibi hepsi de birbirine benzeyen yaratık heykeli. Niçin hep aynı

"Eşek var, yılan var, kurt var, canavar var, kuş var, dans eden canavar, sonra âşık canavarlar var." Cuma'nın ağzından "canavar" kelimesi çok sık çıkıyordu. Hüzünlü bakışlı Masum bir yüz ifadesi taşıyordu. Ama sürekli kendi kendine gülüyordu. Bahçedeki heykelleri gezen üç arkadaş bir ara birbiri ile bakıştı. Diğerlerini getiren:

"Sanırım başka bir dünyada yaşıyor" dedi. "Evet" dedi öteki ve ekledi: "Asla bizim yaşadığımız dünyada değil!" "Psikotik bir hasta olabilir." dedi bir diğeri. "Yani şizofren mi?

"Evet... Sanırım... Bir nevi!" diye kararsız yanıtladı. Sonra, uzun süre konuşmadılar birbirleri ile. Yalnızca ilginç görünümlü heykellerin arasında dolaşıp tektek incelediler. İçlerinden biri ağaç gövdesinden yapılmış, bir kadın ve bir çocuk figürünün yanında durdu. "Cuma bakar mısın?" diye seslendi. "Bu heykelle neyi anlatmak istedin?" "O" dedi Cuma "O anne ve çocuk. Anne çocuğunu çok seviyor" Cuma'nın yüzü değişmiş hüzün kaplamıştı. İri badem gözleri gecenin yorgunluğunu taşımasına karşın ışıl ışıl olmuştu.

"O benim annem, yanındaki de ben" diye mırıldandı belli belirsiz.

"Ne dedin Cuma anlayamadım?" diye sordu sonradan gelen.

"Hiç bir şey. Anne ve çocuk dedim" İki arkadaş birbirlerine baktı. Sessizce ayrıldılar heykelin başından. "Ya bu neyi anlatıyor Cuma?"

Cuma bu kez gülerek yanıt verdi: "Onlar birbirlerine âşık. öpüşüyorlar" dedi. Sonra da

ilerdeki ikili heykeli göstererek:

"Bakın bunlar da savaş ve barış yapıyorlar."

"Nasıl yani?"

"Biri diğerine silah çekiyor, öldürecek. Ama diğeri ona çiçek veriyor. Yani barış yapıyor. Savaş ve barış bildiğiniz gibi..."

"Peki ya bu?"

"O susuz kalmış bir canavar. Ben onun önüne her gün bir kap su koyuyorum. O da içiyor ve bana kızmıyor." "Ya şu, beyaz tavşan gibi olan?" "O da bu dünyadan, öbür dünyaya atlayan bir tavşan." "Yaaa..."

Peki, bu başını havaya kaldırmış olan kadın ne yapıyor?"

"O mu?" kıs kıs güldü Cuma: "O dua ediyor. Benim için dua ediyor. Benim köpeğim için dua ediyor. Yani o dua eden bir kadın. Başını yukarı kaldırmış bizim için dua ediyor."

"Dua ederken insan ellerini yukarı doğru açıp başını öne eğmez mi?"

"Hayır, başını yukarı kaldırır ve ellerini aşağı sallar. Ben de öyle dua ediyorum."

Üç arkadaş çevreyi adım adım gezip elliyi aşkın heykeli inceledikten sonra kulübeye doğru yürüdüler. Kulübenin hemen önünde bir mezar vardı. İçlerinden biri merakla: "Cuma bu mezar kimin?" diye sordu. Cuma gülümseyerek: "Benim." Dedi. "Onun içinde ben yatıyorum." diye ekledi. "Nasıl olur, sen burada yanımızdasın?" "Ben öldüm. Geçen sene. Bakın mezar taşında "Cuma Altıntaş" yazıyor. Doğumu: 1976, ölümü:2006 yazıyor." "Eee biz 2007 yılındayız ve sen de yaşıyorsun. Bu nasıl oluyor?"

"Ben 2006 yılında öleceğim diye yazdım. 2006'da öldüm ve orada yatıyorum."

"Bu mezarın ayakucundaki arka ayakları üzerine kalkmış eşek ne yapıyor?"

"O, bana dua okuyor. Bakın elleri havada. şžu anda bile dua okuyor."

"Peki, sen kendi mezarının başına geçip, kendi ruhun için dua ediyor musun?" diye sordu içlerinden biri muzipçe. "Evet" dedi Cuma kıkır kıkır gülerek. "Peki, şimdi şöyle mezarının başına geçsen de ellerini açıp bir dua etsen. Bende senin resmini çekip Bodrum'un en güzel dergisi Bodrum Life'da yayınlasam ne dersin?" "Olur ama. Ben ellerimi açmadan dua ederim." "Nasıl dua etmek istersen öyle et." "Ellerim yanımda başım göklerde dua edeceğim." diye kendi mezarı olduğunu söylediği sanal mezarın başına geçti Cuma ellerini yanına sarkıtıp başını yukarı kaldırdı. Bir süre öylece, ciddi ciddi durdu. Dua ederken belki de kısa yaşamı gözünün önünden sinema şeridi gibi geçiriyordu. Sivas'ın Devrek İlçesinin Gemerek beldesinde doğmuştu. Babasının adı Ahmet, çoksevdiği annesinin adı ise, Ümmügülsüm idi. Köyündeki ilkokuldan mezun olduktan sonra tahsiline devam edememişti. İki kız, beş erkek kardeşi vardı ve gençliğe ilk adımını attığında âşık olduğu Arzu ile kısa zamanda nişanlanmıştı. Çok mutluydu ama bu mutluluğu kısa sürdü. Bir gün canından çoksevdiği Arzu'su bir trafik kazasında hayatını kaybetmişti. O gün bu gündür Cuma da mutluluğunu kaybetti.

Bu acı yetmiyormuş gibi bir de babasını yitirince, Cuma'nın hayatı iyice kararmıştı. Çekip çıktı köyünden. Bastı geldi hiç bilmediği Bodrum'a. Üç yıldır oradan oraya sürünüp duruyordu.

Cuma'yı anlamak zordu. Hem de çok zor. O bambaşka bir dünyanın insanı olmuştu. Hiçbirimizin istemediği bambaşka bir dünyanın. Orada, burada kalıyor, sefil ve zor bir hayat yaşıyordu. Üstüne üstlükson yıllarda uykularını zehir eden kâbuslar görmeye başladı. Canavarlar rüyasına giriyor, ıssız gecelerinde onu yalnız bırakmıyordu. Cuma ise, onlarla barışık yaşamanın yolunu, onları kabullenip hayatına sokmakta bulmuş, korkularını bastırmak için heykellerini yapmaya başlamıştı. Satılsın satılmasın, beğenilsin, beğenilmesin onlarca heykellerini...

O artık, Van Gogh, Picasso, Karl Brendel gibi, Jean Arp, Rafael, Michelangelo gibi sınırlarını zorlayan bir sanatçıydı, kendi dünyasında yaşayan.


Bu konu 1178 kez izlenmiştir